Değerli Dostlar bugünkü yazımın konusu, “Erdoğan Kahya" hakkında
Gazetecilikte en tehlikeli şey sansür değildir.
En tehlikelisi, gerçeğin yerini “görüntü”nün almasıdır.
Bugün Antalya’da yaşanan tartışma tam olarak budur:
Gerçek başka, anlatılan başka.
Başlayalım…
Mevlüt Yeni…
15 yıl boyunca Antalya Gazeteciler Cemiyeti (AGC) başkanlığı yapmış bir isim.
Bugün ise Akdeniz Üniversitesi Rektör Danışmanı.
Ayrıca Nürnberg Basın Kulübü onur üyesi.
Yani hem yerel hem uluslararası basın dünyasında karşılığı olan bir isim.
Bu kişi çıkıp ne diyor?
“Üzgünüm.”
“Sarsıntı var.”
Bu cümleler sıradan değildir.
Bu, içeriden gelen bir kırmızı alarmdır.
Üstelik bu açıklama, Alman gazeteci Joachim Hauck ile Kaleiçi sokaklarında yapılan bir görüşmenin ardından geliyor.
Yani mesele sadece yerel bir çekişme değil, uluslararası itibarı ilgilendiren bir durum.
Peki bu alarm nasıl karşılandı?
İdris Taş, yani mevcut Antalya Gazeteciler Cemiyeti (AGC) Başkanı…
Kurumsal sorumluluğu gereği bu sözleri ciddiyetle ele alması gerekirken, klasik bir savunma yaptı:
“Hayret ve üzüntüyle karşılıyoruz.”
Hayret…
Asıl hayret edilmesi gereken, 15 yıl bu kurumu yönetmiş bir ismin söylediklerinin bu kadar kolay geçiştirilmesidir.
Üzüntü…
Asıl üzüntü, eleştiriyi anlamak yerine refleksle reddeden bir yönetim anlayışıdır.
Şimdi gelelim meselenin en çarpıcı ve en trajikomik edici kısmına…
Erdoğan Kahya…
Unvanları sayalım ki tablo netleşsin:
- Kepez Belediyesi Başkan Danışmanı
- Antalya Gazeteciler Cemiyeti (AGC) Kurucu Üyesi
- Antalya Gazeteciler Cemiyeti (AGC) Eski Başkanı
- Antalya Gazeteciler Cemiyeti (AGC) Basın Şeref Divanı Başkanı
Yani hem yerel yönetimde görevli hem de mesleğin “etik makamı”nın başında.
Şimdi soruyorum:
Bu kadar makamı taşıyan birinin sözleri mi önemlidir, yoksa yaptıkları mı?
Çünkü kendisi ne diyor?
“Basın mesleğinin saygınlığı, kişisel tartışmaların üzerindedir.”
Doğru.
Ama eksik.
Çünkü saygınlık sadece sözle değil, davranışla ölçülür.
Belek’te bir otelde düzenlenen davet…
Belek…
Servis kalkıyor:
Muratpaşa…
Gazeteciler davetli.
Ve orada yaşananlar…
Antalya Basın Birliği Başkanı İbrahim Akkaya’nın bizi görünce panikle tepki vermesi…
Servisten düşmesine rağmen koşarak gidip şikâyet etmesi…
Sonrasında devreye giren Kepez Belediyesi Başkan Danışmanı Erdoğan Kahya…
Ve o cümle:
“Bu gazetecilerle alakalı bir durum değil, siz inin.”
Bir gazeteciye…
Hem de davetli olduğu bir organizasyonda…
Bu mu meslek dayanışması?
Daha bitmedi…
Otelde vakit geçiriliyor, fotoğraflar çekiliyor…
Sonra ne oluyor?
Fotoğraflar sildiriliyor.
Ve basına farklı bir şekilde servis ediliyor.
Eğer bu doğruysa, bu artık tartışma değil…
Bu, mesleki gücün kötüye kullanımıdır.
Şimdi tekrar başa dönelim…
Aynı kişi çıkıp sosyal medyada ne diyor?
“Genç gazeteciler… Meslek itibarı…”
Genç gazeteciler size bakıyor.
Sizin tweetlerinizi değil…
Sizin yaptıklarınızı görüyor.
Servisten indirilmeye kalkılan gazeteciyi görüyor.
Kulisleri görüyor.
Fotoğrafların nasıl yok edildiğini görüyor.
Ve sonra dönüp o süslü cümleleri okuyor.
İşte asıl kopuş burada başlıyor.
Bugün Antalya’da mesele bir cemiyet meselesi değildir.
Antalya Gazeteciler Cemiyeti sadece görünen yüzdür.
Asıl mesele şudur:
- Eleştiriye tahammül var mı?
- Makamlar güç için mi kullanılıyor, meslek için mi?
- Dayanışma gerçekten var mı, yoksa sadece söylem mi?
30 yılını bu mesleğe vermiş bir gazetecinin yaşadıkları, kişisel bir hikâye değildir.
Bu, sistemin nasıl işlediğinin göstergesidir.
Ve açık konuşalım…
Gazetecilik, kapalı kapılar ardında şekillenen bir meslek değildir.
Gazetecilik, açık duruş ister.
Son söz net:
Makamlar sizi büyütmez.
Sizin duruşunuz makamı büyütür.
Bugün o makamlar konuşuyor…
Ama duruşlar susuyor.
Ve en tehlikelisi de bu:
Gazetecilik susarsa, geriye sadece gürültü kalır.
